Ülkü Türküsü

Abdurrahim KarakocBir beyaz rahmettir,bir yesil murat;
Görmeyen ne bilir oy bu sevdayi;
Tüter buram buram,yücelir kat kat;
Arttirir gün, hafta, ay bu sevdayi

Degisir bu mevsim, bu poyraz keser;
Ülkemde ülkümün rüzgari eser
Gün gelir anlayip, bagrina basar
Sehir bu sevdayi,köy bu sevdayi

Yeminim var oglum, kizim üstüne;
Yazdim nakis nakis özüm üstüne;
Çilesi, belasi gözüm üstüne;
Derdimin dermani say bu sevdayi

Mukaddes hareket, mübarek mana;
Türk-Islam ülküsü büyür yan-yana
Alir bir kaynaktan döker ummana
Irmak bu sevdayi,çay bu sevdayi

Batilin çocugu uzaktir bizden;
Severim,tutarim hak olan azdan;
En soylu türküden, en dogru sazdan
Dinle bu sevdayi,duy bu sevdayi

Bedenime, korkar yürek yüklemem;
Tatli diye öz canimi saklamam;
Öldügümde çalgi çelenk beklemem;
Al-götür kabrime koy bu sevdayi.

Ülkü, Türk, Islam,rahmet ,sevda insani, merhum Abdurrahim Karakoç (1932-2012)

Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti

“İçki yasaklaniyor, hayat tarzimiz elimizden aliniyor” diye ulkeni disaridaki kucaklarina oturduklari abilerine sikayet ederler halbuki Türkiye’de içki yasağı yoktur. ABD’de bile icki satisi Turkiye’den daha kontrolludur, Australia’da gece hayati ile ilgili kanunlar Turkiye’dekilerden cok daha agirdir…

Memleketin muzigini begenmez, arabesk dinleyene yavsak derler. Batinin klasik muzigini icra eder, rock-vesaire ingilizce muzik dinler, ingilizce isimli ucube mekanlarda eglenir, yasarlar ama Kurt kardesinin ana diliyle konusmasini kabul edemezler.

Herkesten cok Ermenici, Hrantci, Yunanci, Barisci, solcu olurlar ama Ermeni acilimi, Ermeni Kilisesinin onarilmasi, Sumela manastirinda ayin yapilmasi onlar icin vatanin satilmasidir.

Ozgurlukcudurler, mayo reklamlari neden sansurleniyor diye isyan ederler ama bacimin basortusunu iclerine sindiremezler. Basortulu genc kizlarin egitim haklarini tanimazlar, gordukleri yerde saldirir, otobusten, siniftan, lokantadan kovarlara, utanmadan onlara “sumerli fahise” diye hakaret ederler.

Elalemin kasetiyle gerdege geren Kilicdaroglu onlar icin kurtaricidir. Facebook gruplari kurarlar, arkadaslarini davet ederler. Inanirlar. Kendi torununu 9 yasinda SSK’ya yazdiran “durust burokrat” Kilicdaroglu kurtaracaktir memleketi..En sevdigi kaleci “Lefter Kucukandonyanis” olan Kilicdaroglu referandumda oy bile kullanamaz…bizim guruh icin bunlar teferruattir, zira memleket yonetmek icin kalifiye, durust, saglam olmak degil partizan olmak yeterlidir.. bizimkiler sonuna kadar “CHP” cidirler..

U2′yu getirirsin yuhlarlar..

Avrupa standardlari ustu stadyum hediye edersin yuhlarlar…

Araplari sevmezler, ama halkin ayaklanarak yiktigi diktatorluk Tunus’undaki başörtüsü uygulamasını örnek gösterirler..

Tuzu kuru, bencil, şımarık, saygısız bir güruh..

1980′lerdeki gibi tek TV kanali, herkesin ayni giyindigi, asker gibi “uygun adim” saatlerce zorla yuruyerek kutladigi Genclik, 23 nisan vesaire bayramlara sikistirilmis konserve milliyetcilik,  Soguk Savas donemi “butun komsularimiz bizim dusmanimiz” zihniyeti, “biz kesinlikle adam olamayiz”, cok sevdikleri Aziz Nesin’in “zaten halkin 60%i aptal”, ise gelince “elhamdulillah musluman”, raki ve bira tuketimine endeksli laiklik ve Ataturkculuk anlayislari, kalin biyikli, uzun sacli veya top sakalli solcu humanist bakislari, sakarya caddesindeki turku barlarda icip halay tepmekle sinirli alevilik sevgileri, 1923-46 arasinda sikismis yasaklarlarla sinirli devrimcilik anlayislari, batiya karsi asiri hayranlik duygusuyla yogrulmus asagilik psikolojisiyle yasayan, kendi insanina her zaman her yerde tepeden bakan, kendi insanina “gobegini kasiyan adam” diyen, Yilmaz Ozdilci, Ali Kircaci, Can Dundarci somurge aydinlari…

İrtica tehlikesi, sivil diktatörlük, mahalle baskısı, içki, heykel, sanat, din, iman… Tartıştırdıkları her şeyin altında kendilerinden menkul imtiyazın o bitmek tükenmek bilmeyen sahiplenme duygusu vardır. Kendi hayatları dışında kimsenin hayatları umurlarında olmadığı gibi, kültür ve sanat sadece kendilerine hizmet ettiği müddetçe anlamlıdır.

Turk ekonomisinin dunyanin en hizli buyuyen iki ekonomisinden biri olmasi, komsu ulkelerle sifir problem, vizesiz ust duzey iliskiler kurulmasi, dunya arenasinda ilk defa Turkiye’nin guclu ulke olarak ciddiye alinmasi, dunyanin her yerinde Turk isadamlari ve gonullulerin calismalari, basarilari onlar icin onemli degildir. Oyle ya, raki-kavun, heykeller, PKK teroru daha onemlidir bu soylediklerinizden.

Cevaplari da hazirdir.

“Sen mazot’un fiyati ne kadar oldu biliyon mu aga?”

Beyaz Turkler, somurge aydinlari, darbeci, orducu, devrimciler, Dersimi hatirlamayan aleviciler, Kurtce dusmani solcular…

Ruzgar tersine döndu, kumdan kaleleriniz yikiliyor artik.

“De ki:  Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.
(isra, 81)

Istanbul ve Milli Yemin

Abdullah Aymaz agabey,  son yazisinda (09 Ocak 2011, Pazar) Akademik Araştırmalar Dergisi’nin ozel Istanbul sayisindan alintilarla dergiyi tanitmis.  Yazidaki ilginc hususlardan birisi de Prof. Dr. İsmail Kara’nin Istanbul uzerine yonelttigi bir soru:
“…Prof. Dr. İsmail Kara “Hilafet merkezi olarak İstanbul yahut şehir, din, siyaset” başlıklı yazısının sonunu şöyle bağlıyor: “Sonra olan oldu, Osmanlı Devleti’nin vârisi Müslüman Türklerin mütevazı sıralarında oturduğu ve hatimlerle, Buharî kıraatleriyle, dualarla açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından hilafet Lozan Antlaşması sonrasında ilga edildi, İstanbul da pâyitaht olmaktan çıkarıldı. Mîsâk-ı Millî’nin 4. maddesi ise orada, herkesin gözü önünde duruyor ve büyük yorumcularını bekliyor. Her zaman karşımıza çıkabilecek soruyu soralım: Gerçekten Mîsâk-ı Millî’nin 4. maddesine ne olmuştu? Geçici cevap: “Bilenler söylemez, söyleyenler bilmez.”…”

Bununla birlikte her Turk cocugunun ilkokulda, ortaokulda, lisede, universite’de defalarca ismini, tarihcesini ogrendigi veyahut iceriginin cok irdelenmedigi Milli Yemin’imizi (Mîsâk-ı Millî) gelin birlikte okuyalim.

Nedir?

Misak-ı Millî ya da Millî Misak (Günümüz Türkçesi ile Millî Yemin ya da Ulusal Ant), Türk Kurtuluş Savaşı’nın siyasî manifestosu olan altı maddelik bildirinin adıdır. İstanbul’da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından 28 Ocak 1920′de oybirliği ile kabul edilmiş ve 17 Şubat’ta kamuoyuna açıklanmıştır. Bildiri, I. Dünya Savaşı’nı sona erdirecek olan barış antlaşmasında Türkiye’nin kabul ettiği asgari barış şartlarını içerir.

Dunya tarihi acisindan onemi

Misak-ı Milli, ‘Anadolu İhtilali’ ile ulaşılmak istenen siyasi hedeflere ulaşmada göz önünde bulundurulacak ilkeleri içerdiğinden, “özgürlük bildirgesi” olarak nitelendirilmiş, zaman zaman “Magna Carta”ya benzetilmiş, hatta “Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisiyle” karşılaştırılmıştır.

Misak-ı Millî ‘nin ana hatları Erzurum Kongresi (23 Temmuz – 7 Ağustos 1919) ve Sivas Kongresi’nde (4-11 Eylül 1919) biçimlendi.

Sivas Kongresi’nin talepleri doğrlultusunda Osmanlı hükümeti 11 Eylül’de genel seçim kararı aldı. Kasım ayında yapılan seçimlerde, Anadolu’nun her ilinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin gösterdiği adaylar kazandı. Seçilen adaylar Aralık ayı ve 1920 Ocak ayının ilk günleri boyunca ikişer üçer kişilik gruplar halinde Ankara’ya gelerek Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye üyeleriyle görüştüler. Bildiri metni bu görüşmelerde son halini aldı. Heyet-i Temsiliye üyelerince imzalanan metin, Trabzon mebusu Hüsrev Sami Bey(Gerede) aracılığıyla İstanbul’a gönderildi.

12 Ocak 1920’de İstanbul’da çalışmalarına başlayan Meclis, yönetim organlarını seçtikten hemen sonra bildiri konusunu ele aldı. 28 Ocak’ta yapılan bir kapalı oturumda “Ahd-ı Millî Beyannamesi” kabul edildi. 12 Şubat’ta Edirne mebusu Şeref Bey’in önerisi üzerine, beyannamenin bütün dünya parlamentolarına ve basına açıklanmasını kararlaştırıldı.

Teklif sahibi Şeref Bey, önergesini şöyle dile getiriyor:

Ahd-i Milli’nin bütün dünya parlamentolarına ve memleket matbuatiyle cihan matbuatına tebliğ edilmesini ve tercihan müzakeresini teklif ederim… İntihap dairelerimizden milletimiz bizlere, kendilerini temsil şerefini vererek buraya gönderdiği zaman, ilk vazife olarak, yaşama hakkını ve haysiyetini tebellür ettiren en masum haklarını ziman (teminat) altına alan, mazisinin parlak günlerini istikbal içinde düşünmek hakkı olduğunu gösteren ve bunun için de icabederse, bütün millet fertleri olarak ölmeyi göze alan şu Ahd-ı Milli’yi ilan etmemizi istedi… Biz, maddi, manevi varlığımızın bize temin ettiği hakk-ı sarihi, hakk-ı hayatı istiyoruz. Başka bir şey istemiyoruz. Şimdi okuyacağım peyman-ı millidir. Milletin yeminidir. Türk Milleti ya bu yeminin şartlarını yerine getirecek, ya bu yolda tarihin huzurunda şerefle silinip gidecektir. Fakat esir olmayacağız efendiler”

Misak-ı Millî

Aşağıda imzası bulunan Meclis-i Mebusan üyeleri, devlet ve ulusun geleceğinin haklı ve sürekli bir barışa ulaşması için katlanabileceği özverinin en üst sınırını içeren aşağıdaki esasların bütün olarak sağlanmasının olanaklı olduğunu ve adı geçen esaslar dışında kalıcı bir Osmanlı saltanat ve topluluğunun varlığının olanaksız olduğunu kabul edip onaylamışlardır.

Madde 1 – Osmanlı Devleti’nin yalnızca Arap çoğunluğuyla yurtedinilmiş olup, 30 Teşrinievvel 1918 tarihli Mütareke’nin yapıldığı sırada düşman orduların işgali altında kalan kısımlarının mukadderatı, ahalisinin serbestçe beyan edecekleri oylara göre tayin edilmek lazım geleceğinden, belirtilen Mütareke hattı dahil ve haricinde(‘haricinde’ sözcüğü, Mustafa Kemal Paşa’nın hazırladığı taslakta bulunmamaktadır.) dinen, irfanen, emelen birleşmiş ve yekdiğerine karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla dolu ve ırki ve toplumsal hakları ile çevre şartlarına tamamıyla riayetkâr Osmanlı İslam çoğunluğuyla meskûn bulunan kısımlarının tamamı hakikaten veya hükmen hiçbir ayrılma kabul etmez bir bütündür.

Madde 2 – Genel oylamayla ana vatana katılmış olan Elviye-i Selâse’de (Üç vilayet – Kars, Ardahan ve Artvin) halkın ilk özgür kaldığı zaman yeniden özgür oya başvurmasını kabul ederiz.

Madde 3 – Türkiye barışına bağlılığın Batı Trakya’nın hukuksal durumunun saptanması da burada oturan halkın tam bir özgürlükle açıklayacakları oylarla belirlenmelidir.

Madde 4 – İslam hilafetinin merkezi ve saltanatın payitahtı ve Osmanlı hükûmet merkezi olan İstanbul şehri ile Marmara Denizi’nin emniyeti her türlü halelden masun olmalıdır.

Bu esas saklı kalmak şartıyla Akdeniz ve Karadeniz Boğazları’nın dünya ticaretine ve nakliyatına açılması hakkında, bizimle diğer bütün alakadar devletlerin birlikte verecekleri karar geçerlidir.

Madde 5 – İtilaf devletleri ile muhasımları ve bazı ortakları arasında kararlaştırılan sözleşme esasları dairesinde azınlıkların hakları, civar memleketlerdeki Müslüman ahalinin de aynı hukuktan istifade etmeleri güvencesiyle, tarafımızdan teyit ve temin edilecektir.

Madde 6 – Milli ve iktisadi gelişmelerimiz imkân dairesine girmek ve daha asri bir muntazam idare şeklinde işleri yürütmeye muvaffak olabilmek için, her devlet gibi bizim de gelişme vasıtalarımızın temininde tam bağımsızlık ve serbestiye mazhar olmamız, hayat ve bekamızın esas temelidir.

Bu sebeple siyasi, milli, adli, mali ve diğer gelişmelerimizi engelleyici kayıtlara muhalifiz.(Bkz: Kapitulasyonlar)

Tahakkuk edecek borçlarımızın ödenme şartları da bu esaslarar aykırı olmayacaktır.

Notlar

- İki metin arasındaki önemli farklılıklardan birisi de, Ankara’da düzenlenen metinde, Mondros Ateşkes Antlaşması’yla belirlenen “sınırların içinde” yaşayan İslam çoğunluğunun, “ayrılık kabul etmez bir bütün” olduğu vurgulanırken, İstanbul’da bölünmezlik daha da genişletilerek, “mütareke çizgisinin içinde ve dışında” yaşayan Osmanlı-İslam toplulukları (madde 1) için öngörülmüştür.

- Mustafa Kemal ile İsmet İnönü’nün, yabancı devletlerin ekonomik yardımlarından söz edilen maddeye (madde 6), dünya barışını korumak amacıyla kurulan Milletler Cemiyeti’ni destekleyen bir hüküm yazmalarına karşın, İstanbul’da ilan edilen metinde bu kuruluştan hiç söz edilmemiştir.

Sonrasi

Metin, kurtulus mucadelesi vizyonunun minimum hedeflerini listelese de, minimum hedefler yakalanamamistir.

Bati Trakya konusunda veya Osmanli topragi olan ve isgal kuvvetlerince gasp edilen Musluman cografyasinda halk oylamasina gidilmemis, Fatih zamanindan beri Turk ve Islam aleminin baskenti olan Istanbul 4. maddede alti cizilmesine ragmen baskentlikten cikarilmistir.

Devlet ki

Allah’in Osman’a verdigi devlet,
Sayesinde dünya mamur olacak.
Devlet ki bayragi altinda yillar,
Saadetle dolu ömür olacak.

Devlet ki ilk isi harabelerle,
Kirik gönülleri tamir olacak.
Devlet ki haksizin sirtina kirbaç,
Haklinin omzuna samur olacak.

Osman’in gönlüne düsen kivilcim,
Asirlar boyunca münir olacak.
Onda dikenlikler lale bahçesi,
Onda çirkinlikler dumur olacak.

Devlet ki ilk isi harabelerle,
Kirik gönülleri tamir olacak.
Devlet ki haksizin sirtina kirbaç,
Haklinin omzuna samur olacak.

Devlet ki banisi Osman Bey Gazi,
Onu cümle cihan tanir olacak.
Onun devletinde insan kendini,
Asr-i saadette sanir olacak.

Merhum Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu (AOR)

Kimi seviyorsaniz onunla berabersiniz

Şanlı Peygamberimiz (sas) “Kişi sevdiğiyle beraberdir!” buyurmuslardir. Buyuk hukumdar Fatih, kiyama gecmeden tekbir aldiginda Mekke ve Medine’yi gorurmus. Biz ise ruyalarimizda vefat etmis sevdigimiz yakinlarimizi gordugumuzde sevinir, kendimizi bu hadisle avuturuz.

Insanoglu cig sut emmis, samimiyetten uzak. Pek cogumuz kendisine sevdigimizi soyledigimiz kisilerle birlikteyken bile baska yerlerdeyiz.

Yine de Fatih gibi yasayan, Fatih’ce isler yapanlar var. Evlad-i Fatihan bogazlanirken “sonmeden yurdumun ustunde tuten en son ocak” siariyle, sonmek uzere olan ocaklari tekrar yakanlar var. Kac tanesi Fatih gibi tekbir getirince Efendimizin beldesini goruyor bilmiyoruz ama onlarin dugunlerine Fatih geliyor. Abdullah Aymaz agabey’in kaleminden (Zaman Gazetesi, 24 Ocak 2010, Pazar):

Düğününe Sultan Fatih geldi

Saraybosna’ya ilk gidenlerden ve hâlâ orada hizmetlerini devam ettirenlerden Ali Dokumacı Bey, şunları anlatıyor: Herkes bir tarafa giderken bizim de kaderimize Bosna düştü…

Son bir defa gidip duasını alalım da veda edip gidelim diye büyüğümüze uğradık, biraz kaldık. Bu arada günde Bosna’ya iki bin bomba düşüyor, diye duyumlar alıyorduk. Zaten televizyon haberlerinde atılan bombaların bazı tahribatları gösteriliyordu. Ayrılırken “Efendim biz Bosna’ya gidiyoruz. Belki orada şehit olma durumu var. Eğer öyle olursa, gıyaben cenaze namazını kıldırabilir misiniz?” dedim. Birden bakışları sertleşti ve gözleri doldu, “Siz oraya şehit olmaya değil, okul açmaya, eğitim hizmetleri yapmaya gidiyorsunuz.” dedi.

Oradan ayrıldıktan sonra, babamın ziyareti için Ankara’ya hareket ettim. Babam kalp hastasıydı ve Gazi Hastanesi’nde tedavi görüyordu. Son bir defa görecektim. Yanına vardım. Benim Bosna’ya gideceğimi biliyordu. “Baba, ben gidiyorum, artık!.” dedim. Babamın ilk cümlesi “Daha gitmedin mi oğlum!” oldu. Tabii cihazları bağlamışlar öyle yatıyor. Kalp ameliyatı için doktorların kararını bekliyor. Onun “Daha gitmedin mi oğlum!” deyişi bizi duygulandırdı tabii… Bu ziyaret babamı son görüşüm oldu…

Hırvatistan’dan otobüsle Bosna’ya hareket ettik. Uzun bir yolculuktan sonra Bosna topraklarına geldik, ama Mostar delik deşik. Binalar kalbur gibi… Manzara hiç televizyondaki gibi değil… Gencin biri “Pasaportunuz var mı?” diye sordu. Eli biraz yaralıydı; yanmış veya bir şey olmuş. Ben de pasaportumu gösterdim. Hemen pasaportun üstündeki ay yıldızı öptü!.. Daha orada anladık ki, Boşnaklarda müthiş bir Türkiye sevdası var. Orada o davranış, tabiri câiz ise bitirdi!.. Sürekli kontrollerle ve ölüm tehlikeleriyle geçen yolculuk sonaerdi ve nihayet Saraybosna’ya geldik. “Cehenneme hoş geldiniz” duvar yazılarına karşı, “Allah’ım burasını bize Cennet’e çevir” dualarıyla karşılık veriyoruz.

Mutfaklarda bir şey yok. Arkadaşlar evde mercimeği ıslatmışlar, sobanın üstüne koymuşlar. Her gün mercimek yiyorlarmış. Dışarı çıkıp bir torba lahana aldık. Lahanayı eve getirdik. O gün bayram ettiler. Allah razı olsun, diyorlar; ilk defa salata yiyecekler. O gün mercimekle salata yenmiş oldu. Beraber geldiğimiz Eşref Bey, bursları dağıtınca bayram oldu. Beş-altı aydır bir türlü bursları kendilerine ulaşamamış…

Saraybosna’ya getirdiğimiz aylık burs miktarı üç yüz dolar… Bize soruyorlar: “Okul açacak mısınız?” Biz de “Açacağız hem de dünyanın en güzel okullarını açacağız” diyoruz ama henüz cebimizde iki yüz elli-üç yüz dolar var. Türkçe kursları veriyoruz. Çocuklar geliyor evimize. Bir Ramazan günü sahuru bizde yapalım dedik. Çocuklar sevindi, “Yapalım!.. Yapalım!..” dedik. Evdeki ağabey “Ne yaptın sen! Evde yedirecek bir şey yok!” dedi. Para da kalmamış; öyle bir ızdırap çekti… Neyse Allah kerim dedik. Çocukları aileden izin de almışlar… Daha çocuklar gelmeden önce kapı çalındı. Ev sahibimiz Asım amca elinde kazanlarla, teyze göndermiş. Evde kalanlara ve çocuklara yetecek kadar pirinç pilavı, tavuk budu, çorba… Arkadaş ağlamaya başladı. Allah’a şükür.

Evleneceğim… İmam efendi nikâh kıyacak. Burası Bosna… Kimsem yok. Hanım tarafı camiyi doldurdu. Sağıma soluma bakıyorum topu topu iki üç arkadaşım var. “Allah’ım!… Yalnızız burada… Kimsemiz yok!” dedim. Duygu yüklüyüm. Tam imam efendi “Hayırlı olsun!” dediği anda birden benim üzerimde bir şeyler oldu. Sultan Fatih atıyla ordusuyla beraber geldi ve bana, “Düğününe bizi kabul etmez misin?” dedi… Bu müthiş perdeyi kendi dünyamda âşikare seyretmem benim için o gün bir bayram oldu!..

Ümide Tutsak Günlerim

Ümide tutsak günlerim
Izdırabın çemberinde.
Aydınlık birgün beklerim
Karanlığın her yerinde.

Çırpınarak boğuşurum.
Elem, keder, gam selinde.
Sazın bir bam teli vardır
Tüm duygular bam telinde.

Bu sam yeli dinsin artık
Izdırabın seherinde.
Yepyeni birgün beklerim
Bugünlerin ötesinde.

Yalnız bir günü severim
Şu günlerin ötesinde.
Yalnız bir günü severim
Mevsimlerin bestesinde.

Ümitsizlik can veriyor
Sabrın çelik pençesinde.
Beni ürperten şu şarkı
Sonsuz zafer bestesinde.

şair: Mahmut Yasin

Fatih’in Resmi

Fatih’in Resmi

main_revolucionAyasofya kubbesinde ak bir bulut,
Baktım, gitti gider. Balrengi tesbihim
Kehribar günler, düştü yaprak ve umut,
Güz yağmuru indi camda düğüm düğüm.

Benimdi savrulan kaftanlar, benimdi
Atların boynu, yerinde yeller eser!
Surların taşlarına sürdüm elimi,
Benimdi İstanbul, burçlar bana benzer.

Altın sahanlarda aş yedim, su içtim
Altın kupadan, zorlu Tuna’dan geçtim,
Ben Sultan Mehmet, Avni, tuğlarla yüce.

Bir resimde kaldım cüce, ben değilim,
Sarığım, soğuk kürküm, kokusuz gülüm,
Ararım, aranırım yerde delice.

Oktay Rifat

1,2,3 Soleils

123soleil_126 Eylul 1998 gecesi Paris cok onemli bir olaya tanik oldu. 1,2,3 Soleils (1,2,3 Gunes) konseri Rock sanatcisi Rachid Taha, Rai muziginin ustadi Khaled ve genc Pop yildizi Faudel’i bir araya getirdi. Cezayir asilli bu uc sanatci, bir bakima Fransadaki Cezayir gocmenlerinin degisik katmanlarini temsil ediyorlardi.Khaled, 30 yasindan sonra Fransa’ya gocmustu ve Fransizcayi dogal olarak bir Fransiz kadar iyi konusamiyordu, Rachid Taha 9 yasinda Fransa’ya gocmus, yillarini kendisi gibi uyum sorunu, ayrimcilik ve irkcilik gibi sorunlar yasayan gocmenlerin dertlerini anlattigi protest muzige vermisti. Faudel ise Fransa’da dogup buyumus, kucuk yasindan dunuglerde sarki soyleyerek girdigi muzik aleminde piserek Fransiz pop piyasasinda ismini duyurmaya baslayan yeni nesil Cezayirlilerdendi.

Konser, cogunlugu gocmenlerden olusan yaklasik 20,000 Fransiz’i bir araya getirdi. Bu konser, Dunya muzigi, Fransiz muzigi ve Fransiz sosyal yasami icin onemli bir donum noktasiydi. Bu konserden sonra vaktinde diskolardan, gece kluplerinin kapisindan kovulan gocmenlerin muzigi Fransanin radyolarinda ve TV programlarinda yogun bir sekilde yayinlanmaya baslamisti. Yakin zamanda Le Pen gibi irkci egilimli politikacilarin secimlerde oylarin ucte birini alabildigini dusunursek, bu Fransa’nin sosyo-kulturel cephelerinin kirilmasi veya belirginlesmesi acisindan cok onemli bir gostergeydi.

1,2,3 Soleils’in muzikal acidan degeri ise kelimlerle zor ifade edilecek seviyedeydi. Sahnede 3 dev sanatci, Rachid Taha’nin muzisyenleri, Arap muziginin efsane ismi Ummu Gulsum’un orkestrasi ile David Bowie’nin bas gitarist Gail Ann Dorsey’in de aralarinda bulundugu, Ingiltere, Amerika, Fransa, Misir, Cezayir gibi ulkerden bati ve dogu muzigi sanatcilari muhtesem bir sentez olusturdular.

Rachid Taha’nin isyankar tarzi, Khaled’in Sahra collerinin sicak fakat engin atmosferini gozler onune getiren Bilal-i Habesi misali guzel ve yanik sesi, cektigi uzun havalar, enerjik sarkilari ve Rachid Taha abisinin Voila Voila parcasina dogaclama ekledigi yalelllileriyle Faudel. Bu guzel arajmanin mimari eski progressive rockcilardan Steve Hillage’i da unutmamak lazim.

1,2,3 Soleils’i izlerken veya dinlerken gozleriniz dolabilir. Sahnedeki uc dev ve seyirciler – sizinle ayni kokten gelen, Osmanli diasporasinin cocuklari – tanidik melodiler, tanidik kelimelerle, abonesi oldugumuz duygulari, hasreti, gurbet acisini, aski, ozlemi ve vatan sevgisini Bati medeniyetinin en eski ve onemli merkezlerinde dunyaya haykiriyorlar.Bu ortak paydalarda bulusamayalar bile bu konserden etkilenebiliyor. 2 Avustralya’li arkadasimla bu konseri, onlarin istegiyle durmaksizin, ard arda 3 defa izlemem bunun bir ornegi.

Khalliouni isimli entrumental parca basliyor solenimiz, Menfi ise 3 devin birlikte soyledigi Kuzey Afrika izleri tasiyan guzel, kivrak ama yanik bir Rachid Taha parcasi. Faudel, ilk cikardigi albumde yer alan Eray turkusu ile seyircileri ve sizleri neseyle dans etmeye zorluyor, Ida ise SKA tarzinda cok guzel bir Rachid Taha parcasi.

Faudel ve Rachid Taha’nin beraber soyledigi sozleri arapca olan ”Omri” bir salsa parcasi. Rachid Taha’nin 1992’deki albumunden “Voila Voila” isimli rock eserini Khaled’in muthis uzun havasi ve Faudel’in cok zeki ve sirince ekledigi dogaclamasi ile dinleyenler Rock muzigini sevmeseler bile cok etkileneceklerdir. Khaled’in Aicha sarkisi (ki bir zamanlar Turkiye’de de meshur olmustu) hala ilk defa duydugum zaman kadar buyuleyici. Sanli peygamberimiz, cennetle mujdelenen 10 sahabe ve Ehli-beyt’e adanmis medih “Madeeh” in bu konserde yorumlanmasi ve izleyicilerden cok buyuk alkis gormesi de cok guzel ve ilginc. Yine Cezayir kurtulus savasinin sembollerinden Sufi seyhi Abdulkadir hazretleri icin yazilan “Abdelkhader”, yine 3 devin seyirciyle beraber coskuyla soyledigi guzel marslardan (bu sarkinin da ulkemizde Suheyl-Behzat ikilisi tarafindan, yozlasmis pop piyasasiyla dalga gecme amaciyla yeniden yorumlanmis oldugunu hatirlatalim).

1,2,3 Soleils’i izleyin, izlettirin, alin, ese dosta hediye edin. Kendinizi, kendi kulturunuz, kendi sarkinizi, kendi hikayenizi kardeslerinizin agzindan tekrar dinlemis olacaksiniz.